tesettür ve felsefe bilgiler

tesettür ve felsefe bilgiler

 kurallarla aksiyon, ve prens,pien Kurallar, metafiziğin .emelinde olması gereken seyk*"''». ne özgü kurallar, (aç.khk ve seçiklik, analiz, düzen, yeıt'^S tışma konusu yapılmazlar. Onların gücü, mafematihelçar^^ mış olmalan ve bu nedenle bilimsel araştırma için taşıdıkj^ı gelir. Ama aynı anda yine bu nedenle onlann ne denli güçsü^N n da ortaya çıkar. Çünkü meta fiziksel bir düşünce bilimsel düş|^ ğildir ve analitik yoldan dedüktif olarak öngelemez. Descaıtos^^ ve düşüncede açık ve seçik olarak verilmiş olandan başka hiçbi,j^' bilinemeyeceğini haklı bir kural olarak koyar; ama buradan halö,/^ dogmatik aksiyom türeterek, felsefi ve bilimsel düşünce arasında bir özdeşlik kurar: "Benim açık seçik bildiğim şey doğrudur." K^‘ dedüktif metafıziksel kurgular için değil, tersine metafizikse! a^ı,, malar için bugün de gereklidir. Bu kurallar şöyle formüle edilebilir;
KURALLAR
1. Kendini tek-konumluluk önyargısından kurtar! Belli bir soyu sözcüğün (doğruluk, romantizm) tek bir öze uyması gerektiğine inanma/ Herşeyi kapsayıcı biçimde görebileceğin bir özgörü/uzgörii (vizyon, Wesenschau) yoktur. Ama bu seni karşıt bir noktaya sürükleyipşu hataya da düşürmesin; Çok derinlerde önceden konulmuş bir oyun olduğu ve bu oyunun bilinen yanlarının bize çift anlamlılık ve alacakaranlık içinde açık olduğunu sanma! Önceden konulmuş böyle bir oyun yoktur.
2. Yalıtım (Isolation) önyargısından sakın! Ne Platondan beri rasyonalistlerin kabul ettiği gibi özel bir varoluşa sahip tümeller (üniverseller) vardır; ne de nominalist ve empiristlerin inandığı gibi sadece tek tek şeylerin varlığı söz konusudur. Genel ve tekil, sadece çok yönlü bağımlılıklar içinde ortaya çıkan anlam ve varlıklara sahiptirler
3. Basitlik önyargısından sakın! Bize basit görünen
oldukça karmaşıktır. Bu nedenle, biz '^^'^aşık şeyleri
yargılan) basite parçalayabiliriz; ama buradan en basit öğeye kadar gidebileceğimiz samimamalıdır. Fiziğin atomları da, Locke ve izleyicilerinin insan düşüncesinin kendilerinden oluştuğuna inandıklan "basit ideler" de, aslında son derece karmaşıktırlar.
4.Sözde-özdeşleştirme önyargısından sakın! Olgularda değişik olan şeyi özdeş görme! Benzerlik ya da analojiyi özdeşlikle karıştırma! Madde=yer kaplama (Descartes), felsefe=tarih (Croce), mantık=mate-matik (Russell), düşünce=dil (dil çözümlemecileri) gibi eşitliklerin verimli ve öğretici olduklan doğru olsa da, bu gibi eşitliklerin yanılgı içerdiklerini unutma!
5.Mutlaklık ve genelgeçerlik savlarını bir yana at! Evrenin yapısı üzerine a priori zorunluluk taşıyan önermeler konumlayabileceğine inanma! Böyle bir şey, olsa olsa, tanrısal sezgiyesahip bir kavrayışa nasip olabilirdi; sonlu insan kavrayışına değil! Söyleyeceğin her şey geçicidir ve gelecekteki deneylerce düzeltilir ve bilginin ilerlemesiyle değişir.
6.Her defasında şunu göz önünde tut ki, sen sadece tek bir açıdan hareket edebilirsin; oysa mutlaka başka seçenekler de vardır!
7.Temelinden kavranılmaz olan bir şeyi, örneğin ölümü, ölümün mutlak anlamını anlayabileceğini sakın kafanda kurma! Çünkü böyle bir şey yoktur. Anlayabileceğinin sınırları içinde kal ve kavranamaz olanı uysalca kabul et!
8.Herşeyden önce de, bilmediğin şeyi bildiğini savunma ve fantastik, romantik ya da tümüyle anlamsız düşlere kapılma!
9.Kendi metafiziğinin ilk felsefe ya da lemel (ana) bilim olduğunu sanma; tersine, aynı savı güden öteki üç disiplini, yani mantığı, bilgi kuramını ve felsefi antropolojiyi düşün! Metafizikle birlikte bu dört disiplin göreli bir bağımsızlık içinde olmalıdırlar ve buna karşılık ara-lannda çok yönlü bir ilişki bulunmalıdır. Bugün filozofun görevini her zamankinden daha güç kılan nokta da budur.
'IÇOK DEĞERLİ METAFİZİİİ
I 'Su kuralları ve bu arada bilimlerin ve felsefenin du
kuşbakışı görmekle, çok değerli hir metafizik fikrinin , . için gerekliliği ortaya çıkmış oluyor. Bu öncelikle del^'^
Jlve tek bir metafizik, doğrunun tek ve kendisinde olduğunusö*""'
metafizik deği I, bir çok metafizikler vardır. Çok konumlu u fiziğin doğası gereğidir. "Sadece tüm insanlar bir araya geidj|j'^
doğayı tanırlar; sadece tüm İnsanlar bir arada iken hayat yajau,,^; jj ethe'nin bu sözü burada da geçeriidir. Böylece, metafizik tarihi^
nılgılann ortaya atılabildiği bir alan olarak değil: tersine, ah(^^ durumda ve birbirlerini karştltklt olarak sınırlayan yorumlarına^ yimlenmesi olarak anlaşılmak zorundadır. Tek tek sistemlerparçjj^ ça doğruluk içerirler. Ama bu parça parça doğrular, Hegel'inyapiıjij bi hiç de diyalektik doğruluğun halkalan olarak birbirlerine bağlanma zorunda değildirler. Biz, olabilirliğe sahip aitematif metafiziklerink, sistemine ulaşabilirsek sevinmeliyiz.
Bu yeni konumlamanın önemini tartabilmek için, bizim "Bilj Kuramı" başlıklı yazımızda tek, iki ve çok değerli bilgi kuramlanara sında yaptığımız ayrıma bakılabilir (bkz: s. 181). Orada, tek, iki veçot sayıda doğruluk değerlerinden sözedilmiştir. Buna uygun olarak, tek, iki ya da çok sayıda varlık değerlerine sahip, tek, iki ya da çok değerli metafiziklerden sözedilebilir. Tek değerli sistemler monistiklir; onlar bir varlığa inanırlar ve herşeyi tek bir ilke ya da töze dayandırmayı de-nerler. Sokrates öncesi filozoflan, herşeyi bir tek tözden, su (Thales), hava (Anaximenes), ateş ya da "belirsiz", "sınırsız" (Anaximan-dros)dan türetirler. Tek değerli metafizikler yola ya sadece maddesel tözden (materyalistler) ya da sadece tinsel tözden (idealistler. Platon, Berkeley, Fıchte, Hegel) ya da sadece özniteliklerinden ancak düşünme ve yer kapiamay, bildiğimiz mutlak bir tözden (Spinoza) akarlar Ikı değerli metafizikler düalısttırler; onlar ya iki tö,Zb J , (Descartes: düşünen ve yer kaplayan töz) ya da iki evren, yt
(mundus senbilis; görüngü ya da görüntüler evreni) ve görülenemez (mundus intelligibilis; sadece anlığa açık düşünülür evren ki, çoğu kez bundan Platonun ideler devleti anlaşılır) evrenler. Buna karşılık çok değerli metafizikler plüralisttir. Ama bu, bizim geleneksel anlamda plüralist bir metafizikten, örneğin Leibniz'in monadlar çokluğuna dayalı monadolojisinden söz ettiğimiz anlamına da gelmiyor. Tam karşıtı, burada prensip olarak yeni bir adım atmak gerekiyor ve kuşkusuz ki, bir VARLIK, bir DEĞER, bir ANLAM arama konusundaki verimsiz denemelere ve bir EVREN inancına karşı olumsuz bir tavır takınılıyor.tesettür Ama öbür yandan, olumlu olarak da, kavranamaz büyüklükler, astronominin ele aldığı varlığın sonsuz tarzlanna ve herşeyden önce de bu varlığın, bu evrenin ve bu insanlann bütünlüğüne yönelmiş yorumlann sınırlılığına doğru kapılar ardına kadar açılmış olmaktadır. Öyle ki, insan, kendi gerçek ve olabilir evrenlerini yeniden yorumlamak zorundadır.
Özel bilimsel kalkış noktasından hareket edildiğinde metafizik olanaksızdır. O asla bir bilim olamaz. Onu bir bilim yapma yolundaki (Aristoteles’ten Kant'a ve Husserl'e kadarki) tüm çabalar sonuçsuz kalmıştır ve sonuçsuz kalmak zorundadır. Bu yüzden, bir çok bilim adamının kendi kalkış noktalanndan hareketle metafiziği yadsımalan anlaşılabilir bir şeydir. Ama ne var ki, bu bilim adamlan çoğu kez, kendi özel alanlarında metafizikse!, yani kendi bilimlerinin sınırlarım aşan sorunlar bulunduğunu ve kendilerinin bizzat bilinçli ya da bilinçsiz metafizikse! kabullere bağlı olduklarını unuturlar. Kuşkusuz metafizik asla "kesin bilim" olamayacaksa da, o daima insan tininin/düşüncesinin bir macera ve atılımı olarak ilgi çekici kalacaktır.
yanıltıcı olmuştur. İnsan potansiyel olarak çok w ne kadar yaşıyorsa o kadar konuma sahip olmas,>\ , dığı gibi, "Herşeyin tohumu kalptedir ve büyükk^'' t yük suçluluklar da bize ait modifikasyonlardır."Vu'^X 1 meros, Sophokles, Dante, Shakespeare ve Goethe pİk''N\ rafından yaşama geçirilir. Tinin/düşüncenin zenginUği|||*^\, dur. Ama bunun dışında bizler edimsel olarak tarihsen,j'*\ luluktan da pay alınz. Gökyüzünden düşmedik; tersine şamsal ilişkiler zincirinin ürünleriyiz. İçimizde çeşitli tnod^'' taşırız. Benliğimizin en derin yerinde herşeyin birbirine geçr^ yaşar. Kuşkusuz bundan bir ruhsal hareket anlaşılmamaiıi,, | ı sanki önceki varoluşumuzu anımsar gibiyizdir, tıpkı bizim yapıp-etmelerimiz kendi doğuştanhğımızın condiıiosineı^^^ kisindedir ve doğuştan sahip olduğumuz bu şeyler giz dolu bin^ içimizde yaşarlar ve bizi bilinçsizce belirlerler. Öbür yandan,b\]i. geleceğin özünün tohumunu da içimizde taşınz. İnsan, bir çok^îsji; tek bir yaşam içinde içsel olarak yaşayan en zengin varlık olduğuç kendi içinde güçlere parçalanan ve bu güçlerin birbiriyle çatışbş yoksul varlıktır da.
Tannnın çok konumlu olması, onun tek olmaması demek deg Tersine o tek olarak şekilsizdir ve bu yüzden bir çok şekil ve izıç açımlanabilir. Bu nedenle bizler, kendi tanrı tasanmımızm tek d tasanm olduğunu ve bizim tannmızın tek doğru tanrı olduğunu s yamayız. Bunun gibi, evren de tek konumlu değildir; tersine o,pel konum içinde kendini dışa vurur. Biz, astronominin bize gösterdi| reni kendi dünyamızın ölçüleriyle nasıl ölçebiliriz? Yıldızlar veı lalar çeşitli küme durumlan (aggregat) içindedirler. Yani, evren zamanda "çok yönlü algılanabilir" bir şeydir; o prensip olarak ço yıda yoruma açıktır ve tek bir prensibe geri götürülemez. Bizim ( hakkında söyleyebileceğimiz şey. öznel öğelerle (betimler, işan semboller, algılar, kavramlar) nesnel verilerin birlikte oynadıklar oyun üzerine söylenmiş sözlerdir. Çünkü, nesnel veriler öznel olan
la ortadan kaldıramazlar. Bu yüzdendir ki, nesnel veriler zorunlu olarak çok yönlü bir öznel yorum içinde bize taşınırlar. Eskiler, evrenin çok yönlü olduğunu ve hiyerarşik bir derecelenme içinde bulunduğunu savlarlardı. Bu derecelenme maddeden Tanrıya doğrudur. Ama Aristoteles'ten N. Hartmann’a kadar filozofların yapılabileceğine inandıkları böyle bir tablonun betimlemiş olduğu şey, çoğu kez, naif ve antropo-morf kalmıştır ve karmaşık gerçeklik böyle basit bir tablo içinde tanınmak istenmiştir. Buna göre, metafiziğin görevi, real evrenin içinde kurulduğu bu dört yüzlü tabloyu betimlemek sayılmıştır, yani anorganik ve organik doğa ve psişik ve tinsel alanlar sıralanmış ve onların kate-goryal yapısı ve dayandıklan ontolojik yasalar araştırılmıştır. (N. Hart-mann). Burada, anorganik ve organik doğa ile psişik ve tinsel alanlar arasındaki sınırlar birbirlerine geçmiştir. Kuşkusuz böyle bir ontolojik tablo yapılabilir. Ama unutulmamalı ki, bizzat Hartmann için bile böyle bir tablo, derin bir anlayışı gerektiren varlık hakkında, ancak bir şemadır.
ÇOK YÖNLÜ BAĞIMLILIKLAR
Çok değerli bir metafizik, sık sık yapılagelmiş olduğu gibi, herşe-yi Tannya, evrene ya da insana indirgemek isteyen bir deneme olmayacaktır. Gerçi o da, Tann, evren ve insandan yola çıkarak işe başlar; ama bu üçünü birbirine indirgemez, bunları çok yönlü bir bağımlılık içinde ele alır. Şimdiye kadarki metafizikler, çoğu kez, ilişkilerin tek değerliliği prensibi üzerinde inşa edilmişlerdir. Bu inşa biçimi teolojik ise, Tann ilk nedendir ve doğa ve tarihte olup bitenler ona bağımlıdır.
İnşa, aklı öne alan bir inanca dayanıyorsa, varlık tek yanlı olarak düşünceye bağlı kılınır ve düşünce yasalarına göre biçimlenir. Son olarak insandan hareket edilmişse, bu kez, evren ve Tanrı insani yeteneklerin, tasanmların bilinçli ya da bilinçsiz bir yorumunu içerir. İlişkilerdeki bu naif tek değerlilik ya da tek konumluluk inancı, ilişkiler mantığı alanında uzun süreden beri aşılmış olduğu gibi, metafizikte de aşılmak zorun-
dadır. Geleceğin metafizikçisi iç,n ilişkiler
ndmaz bir ön koşul olmal,d,r. ömeğm öncdre w' aynı zamanda metafiziğin de sahip ç.kt.ğı özne-nesnc ir?'\ görünüm kazanmalıdır. Örneğin, eskiden bir bire-bir relation) -erkekrkadın- söz konusuydu ve ya özne nesneye y 'N özneye bağımlı kabul ediliyordu. Ne var ki, aynı konuda İ,>e kişi (one-many relation) - bir erkek; çok kadın-, ya da bir fo|a.ç„^'' kişi (many-many relation)- çok erkek; çok kadın - konumlanabil,,'^^ neğin atom fiziğinde, bire-bir ilişkisi formunda ifadeler yapmanu,^^ naksızlığı ortaya çıkmıştır. Biz bir atomdan sözedemiyoruz; tersine ,^ dece atomlann oluşturduğu gruplardan söz edebiliyoruz (Bak.: H.kı^ genau, Doğa Felsefesi). Ne var ki, çok değerli metafizik fikri (i^^ böyle bir metafiziğin güreciliğe sürükleyeceğine inanılırsa, tümiiji, yanlış anlaşılmış olur. Böyle bir metafizik, varlığın, anlamlann vei,. ğerlerin çok konumluluğuna işaret etmekle yetinemez. Karşı yöndeno, bu çok konumlulukla birlikte giden ve çeşitli yorumlamalar içinde;,» alan ve değişmez kalan sabiteleri göstermeye çalışır. Tıpkı, çeşitlib\. rey, grup, ulus ve ırklardaki değişik görünümlerine rağmen insan bedeninin antropoloji ve tıbbın formüle etmeye çalıştığı belli bir konumsal yasaya uyması gibi.tesettür Tıpkı, felsefi antropolojinin, insanın kültürel ve tinsel alanda hiçbir zaman kapsayıcı olarak ele alınamayacak bir çokluk içinde yaşamasına rağmen, bu alanın yasalarını bulmaya çalışmasında olduğu gibi. Böyle bir konumsal yasaya örnek olarak ben, variı-ğın-ister real isterse ideal olsun-genel yasası olarak, çok yönlü bağımlılık temel prensibi adını veriyorum.
EVRENSEL VE TEKİL
Geleneksel metafiziğin yanılgılı ve görünüşte sorunlarından bit darbe ile sıynimış oluyoruz. Artık, evrensel ile tekili, sadece birbirlerine yönelik anlam ve varoluş ilişkileri içinde ortaya çıkan şeyler olarak görebiliriz. Platon evrenseli yalıtmıştı. O, "Biz tefc bir adla österdi“i
miz nesneler çokluğu için, biricik bir ide koyma alışkanlığına sahibiz-dir." demişti. Örneğin biz "masa" adını masalar çokluğu için kullandığımızdan, bir "masa" idesinin olması gerekir. Böylece Platon, hem tek anlamlılık, hem de yalıtma hatasına düşmüş oluyordu. Örneğin o, "adil" gibi bir deyimin de bir şeyin adı olması gerektiğine ve bu deyimin kullanıldığı her yerde mutlaka onun bir "ide"sinin olacağına inanıyordu. Bir masa, masa idesinden pay aldığı için vardır ve bir insan adalet idesinden pay alındığı için adildir. Kavramların tek anlamlı olması gerektiği postulatı, hiç de böyle olmadıklarının görülmesine rağmen sa-vunulabilmelidir. Çünkü, örneğin hukuksal, sosyal ve ahlâksal bakımdan adalet kavramının tek anlamlı olarak konumlanmasında insanı ilgilendiren bir toplumsal amaç vardır. Ama varlığa ilişkin bir ifade söz konusu olduğunda, tek bir ide, ideal bir anlam birliği söz konusu olamaz. Çünkü Platoncu anlamda "adalet” diye bir özden sözedilirse, yani özgörü (Wesenschau) ile kavranan bir "adalet" idesinin varolduğu postulatına başvurulursa, böyle bir yalıtımcılık içinde, hiçbir varlığa işaret etmeyen herhangi bir şey de tasarlanabilir. Öyle ki Platon, yanlış yoldan yaratılmış idelerden somut cisimlere geri dönme yolunu ve son ve ilksel olandan "pay alma" tarzım araştırmakla, çözülmesi olanaksız güçlüklere de yol açmış oldu.
Evrenselin, tekili dikkate almadan bu tarzda değerlendirilmiş olması, tüm rasyonalizm tarihinde izlenen bir yol olmuştur. Bu değerlendirme tarzı sadece metafizik ve bilgi kuramında değil, hatta ahlâk alanında da ulaşılabilecek son sonuçlanna kadar götürülmüştür. Kant'ın ahlâkı, bu konudaki en çarpıcı örnektir. Onun kategorik imperatifi şöyle der: "Öyle davran ki, eyleminin dayandığı ölçüt (maxime) genel bir yasanın ilkesi olsun." Böylece de, insanın eylemde bulunduğu ve özel olarak kendisince bir seçime dayanarak karar verebileceği somut durum dışta bırakılmış olur. Doğaldır ki, burada da evrensel tekilden ko-'■dir. Buna karşılık nominalist ve empiristler, sadece özel tanımak isterler. Onlar, "Varolan herşey, ister doğal ıste^jft,, tikel
sadece başka şeylerle de bütünlenmesi gereken tikel bir getirirler. Oysa, "Kendi tekillik ve bireyselliğine rağme!'^%= da bir sınıf ya da grubun üyesi olmayan hiçbir şey yoklanmanda bir grup, ya da sınıfa ait veya onlarca düzenlenebil! hiçbir taş, bitki, hayvan ve bunun gibi, hiçbir renk, ton, beğen"''*'''^ su yoktur. Empirik açıdan bakıldığında, evrenseli anlamakta''?^' güçlük vardır; bu yüzden evrensel ya yadsınır, ya da doğnıcaadlaj^ gili genel kavramlardan (flatus vocis) sözedilir. Rasyonalist ve tutumlar arasındaki bu yapma güçlükleri aşabilmek için, evrenseUı^ kilin çok yönlü bağımlılığı prensibi bu nedenle büyük önem taşımaj;^ dır.tesettür Bu prensip, tüm alanlar için konumlandığından ve tüm alanlati^, temel sayıldığından bizzat metafizikseldir. Öyle ki, bizzat mantığa kendisi de bu ilkeden bağımsız değildir. Daima olduğu gibi, mantıbj genel ilkelere bağlı çıkarımlarla dedüktif yoldan tikel ve tekile ve ia. düktif yolla da tikel olandan genele ulaşmak söz konusudur. Evreaia yalıtma yoluyla atomsal teklerden ve süreçlerden oluştuğu bir kez kabul edildi mi, bu kabule dayanılarak genelgeçer ilkelere nasıl ulaşılabileceğini görmek zordur. İndüksiyon sorunu çözülebilir bir sorun olmadığı gibi, bizzat dedüksiyon da kuşku götürür. Örneğin J.S. Mili, Aristoteles'in tasımcılığını bir kısır döngü olarak niteler.tesettür "Tüm insanlaı ölümlüdür." önermesinden Sokrates'in de ölümlü olduğu çıkanldığm-da, bu yanlış bir çıkanm olur; çünkü büyük öncülün kendisi indükliî yolla kazanılmıştır ve bu indüksiyonda Sokrates’in durumu içerilme-miştir. Ama Mili, burada evrensel ve tekilin çok yönlü bağımlılığımn geçerli olduğunu görememiştir. Sokrates sadece bir birey değildir, o aynı zamanda ölümlülük niteliğine sahip insan sınıfının bir üyesidir.tesettür Bu nedenle çıkanm kendi somut formu içinde şunu ifade etmektedir; "Tüm insanlar ölümlü ve Sokrates bir insan ise, Sokrates ölümlüdür." Doğaldır ki, mantık öylesine soyutlaşmıştır ki, matematikte olduğu gibi sembolik mantıkta da tikel ve bireysel olan tümüyle ortadan kalkmış gibi görünüyor. Ama bu sadece, evrensel ve tekilin çç^ r. lığının çok çeşitli formlara uyabileceği anlamına gelr^ '
cebirde x, y, ve z ile işlem yapılır ve bu işaretlerin gösterdiği her ilişki, somut objeleri, daha işlem öncesinde dışta bırakır. Ama bu, elde edilen sonuçlanıl gerçeklik hakkında kullanılabilir olmadığı anlamına da gelmez.
KENDİNE AİTLİK (ÖZGÜLLÜK) VE TEKRAR
Ama, yukandaki tartışmalar soyut bir düzeyde kalmıyorlar mı? Onlann varlıkla ilişkisi nedir? Metafizik, önünde sonunda bir evren bilgisi olmak istemez mi? Sorun da buradadır. Bizim evrenimiz, evrensel ve tekilin karşıtlığının temel bir rol üstlendiği bir yapı tarzına sahiptir. Empiristler buna karşılık olarak sadece tekil olanın yaşanıp deneyim-lendiğini savunabilirler; ama onlar, içinde sadece tekilin olduğu bir evrenin ne bilinebilir ne de egemen olunabilir bir evren olacağını tümüyle unuturlar. Evren, her karesinde yeni bir şey, yeni renkler, yeni sesler, tonlar, yeni görünümlerin çok çeşitli tarzlarda görüntülendiği bir film olsaydı; ne sağın anlamlı bir sözcük, ne de bir kavram kurma olanağı olurdu. Oysa durum hiç de böyle değildir. Evrende tekrar etme ve yenilik vardır. Kuşkusuz bu her ikisi de çeşitli biçimlerde birbirlerine dikkat çekici bir şekilde bağlanırlar ve karışırlar. Yenilik taşımayan hiçbir tekrar yoktur. Örneğin bir meşe ağacında, bitkilerin bağlı olduğu temel bir yasa tekrarlanır; ama bu ağaç tekil ve bir defalık bir oluşum olarak, içinde bulunduğu çevrenin raslantısal koşullarına uygun bir gelişme de gösterir. Sadece öğelerin ve süreçlerin kesin bağlılıkları tekrar ettiğinden, bir genel kavram kurma ("meşe") ve yasalar koyma (örneğin Kepler'in gezegenlerle ilgili yasası) olanaklı olmaktadır. Tek-rann vuku bulma tarzı, genel kavram ve yasalarla formüle edilebilir. Örneğin bu süreç, meşe sözkonusu olduğunda, birbirine geçmiş süreçlerin bir araya toplanmasıyla ortaya çıkan öylesine karmaşık bir oluşumdur ki, bu konuda yetkin yasalara ulaşmak hiç de kolay değildir.tesettür