tesettür ve felsefe bilgi
Metafizik, felsefe disiplinlerinin tartışmaya en açık olanı, başı en çok derde gireni ve en ilgi çekicisidir. O, en yaygın anlamıyla, tüm yaşam ve bilgimiz hakkında bütüncül bir yorum olma çabası gütmekle, bizzat felsefeden başka bir şey değildir. Ama o aynı zamanda, felsefenin, adını bir rastlantıya borçlu olan gayrimeşru çocuğudur. O adını, /4r/stoteles’in yazılan içersinde fizikle ilgili olanları izleyen (meta ta physika) yazılar olarak bulmuştur. Simplikios tarafından vurgulanananlamıyla da, metafizik sözcüğü, aynı zamanda "doğa ötesi"nin, fizikten sonra bilinmesi gereken özlerin öğretisine verilen ad olmuştur. Oysa Aristoteles sadece “ilk felsefe”den sözetmişti. O, ilk felsefeden, deneyden bağımsız, a priori, zorunlu bilme (wissen) biçimi olarak söze-der. Yani: 1. İlk prensip ve temel nedenlerin bilgisi (prensipler öğretisi); 2. varolan olarak varlık hakkındaki bilgi (O, "varlık" kavramını en genel ve kapsayıcı kavram saydığından, varlık bilgisi, ontolojidir). 3. yetkin öz, ilk töz ve evrenin kendisi hareket etmeyen hareket ettiricisi hakkındaki bilgi (teoloji). Bu kavramsal saptamalar, bugüne kadar metafizik tarihini olumlu ve olumsuz yönlerden etkileyip durmuştur. Örneğin, metafizik Ortaçağda felsefi bilimlerin kraliçesi sayılmıştır. Hatta günümüzde bile, o, katolik çevrelerde "felsefenin tüm özel alanlan-nın bağlı bulunduğu son temeli gösteren ana bilim" (Lotz) olarak görülmektedir. Ana bilim olarak metafizik, tüm Ortaçağ boyunca açmla-macı (vahiyci) teolojiden destek görmüştü. Ne var ki, Yeniçağda ana bilimin bilgi kuramı olmasıyla, metafizik bu özelliğini yitirmiştir.
METAFİZİK ÇEVRESİNDEKİ SAVAŞ
Metafiziğin savlan hiçbir zaman tartışmasız kabul gören savlar olmamışlardır. Daha İlkçağda bu savlar sofistler, nihilistler ve septikler-
ce yadsınmıştır. Ama şurası da dikkate değerdir ki kından her tavır, bizzat belirli bir metafiziğe bağlı Sı,
öteki türden metafiziksel tasarımlara dayatılmıştır. Öyl7k7'''^N malara ve hakkında çıkarılan tüm ölüm ilânlarına rağmen S
küller arasından sıynlıp yeniden canlanan bir Anka kuşu gibidaT^^'^ te çıkmayı bilmiştir. Yeniçağ, Galilei ve Descartes'la birlikte, les metafiziğine karşı yeni bir matematik ve bağh olarak da matematiksel doğa bilimine yer açmak için girişilen saldınlarl
mıştır. Ama ne var ki, hemen ardından, teolojiden ya tamamen bağın, sız, ya da kısmen teolojik olan yeni metafizikler ortaya çıkmıştır, ni, Descartes’ın, Spinoza'nın, Leibniz ve Wolffun metafizikleri ortalığ, kaplamıştır. Bu metafiziklerde açınlama yerine akla başvurulmuş, bj, dedüktif sisteme dayanılarak evrenin yapısı, more geometrico tamnii kavranmak istenmiştir. Bu metafizikler, özellikle Locke ve Hume empiristlerce hemen yadsınmışlardır. Çünkü empiristlere göre, tüm bil gimiz deneyden çıkar ve akıl kendi başına evren hakkında hiçbir bilg oluşturamaz. Bu saldırılar en yüksek noktasını Kant ın Salt Aklın Ekş tirisi'nde bulur. Eleştirel ilke, görüden yoksun kavramların boş olduğu na dayanır ki, bu Leibniz-VVolff metafiziğine karşı yöneltilmiş bir ilke dir ve aynı zamanda geleneksel metafiziğin her üç bölümünü de kap sar; yani rasyonel ontoloji, teoloji ve psikolojiyi.tesettür Özellikle de, bu gele neksel metafiziğin, aklın tek başına duyu verileri olmaksızın nesneleri oldukları gibi bilebileceği kabulünü karşısına alır. Ama Kant, böyle yapmakla, metafiziği hiç de alıp bir yana atmaz. Tersine o, bir bilim olarak kabul edilebilecek yeni bir metafiziğin temellerini atmaya çalışır. Ne var ki, bu saldmlardan hemen sonra metafizik, hiç de bir bilim olarak karşımıza çıkmaz. Tersine, özelikle Kant'tan sonra o, bir diyalektik spekülasyona dönüşür. Burada artık mutlak, nesneler çokluğu içinde değil de, öznenin kendi içinde, Ben'de (Fichte), özne ve nesnenin özdeşliğinde (Schelling) ve tinde (Hegel) aranır. Bu gelişim He-gelci diyalektikte en güçlü biçimde domğuna ulaşır. Günümüzün He geiciJeri, Marksistleri, yeni-ontolojistleri (N. Hartmann) ve varoluşçu
filozofları hep bu doruğun gölgesinde çalışırlar. Hegelci sistemin evrenin rasyonel olarak bilinebileceği savı, bilim adamlannın ve pozitivist-lerin güçlü bir muhalefetiyle karşılaşmıştır. A. Comte, metafiziği insanlığın geride bıraktığı bir aşama olarak göstermiş ve onun yerini pozitif bilimin aldığını söylemiştir. Ne var ki, hemen bunun da ardından, metafiziğin, bu kez matematiği değil de biyolojiyi örnek alan indüktif bilimlere sokulmuş olduğunu görürüz. Örneğin, H. Spencer'in evrim felsefesi, H. Bergson'un yaratımcı evrimciliği, S. Alexander'in, A.N. VVhitehead’ın kuramları gibi. Öbür yandan, pozitivistlerin metafiziği tümünden protesto ettiklerini görüyoruz; ama bir de bakıyoruz ki, onlar da dilsel, semantik ve mantıksal bazı inançlara dayanmışlar. Onlara göre, tüm anlamlı önermeler ya empirik saptamaları dile getiren ya da mantık ve matematikte olduğu gibi analitik olan önermelerdir ve bu iki sınıfa giremediklerinden metafıziksel önermeler anlamsızdır.
SONUÇ: BİR ANTİNOMİ
Böylece, bugün kendimizi bir antinomi karşısında buluyoruz. Bazıları (çeşitli empirist ve pozitivist okul yandaşlan ve septikler) şunu savunuyorlar; Metafizik olanaksızdır. Bazıları ise (ontologlar, Thomist-1er ve varoluşçu filozoflar) şu karşıt tezdeler; Metafizik gereklidir. Birincilere göre metafizik olanaksızdır; çünkü o ne bilimlerden ve onla-nn ilkelerinden ne de deney ya da dil mantığından bir şey yansıtmaktadır. İkinciler ise, metafiziğin gerekti olduğunu, çünkü metafizik olmadan deney hakkında kapsayıcı bir yorum ve insanın kuramsal ve pratik etkinliği üzerine bütüncül bir yönelmenin olanaksızlaşacağını ileri sürüyorlar. Her iki grubun da tezlerini kanıtlamak için başvurduklan tüm yollar ise yanıltıcıdır. Çünkü, bu tezlerin tümü de belli kabullere bağlıdır. Örneğin birinciler, ya bilimin kayıtsız şartsız geçerliliği inancına, ya deneyin bilginin tek kaynağı olduğu inancına, ya da dilin mantığının geçerliliği inancına bağlıdırlar. Ama tüm toptancı yadsımalarda bile metafiziğin her zaman yeniden ortaya çıktığı olgusuna burada da rast-
İlk, varolan herşeyin kendisinden pay aldığı en genel ve e kavramdır. Varlık kavramının böyle değerlendirilmiş olmai" ğını, tüm önermelerin "A.B’dir." formu içinde dile getirildiği ların egemen mantığı, yani özne-yüklem mantığı içinde buluy,,^ Ama oluş da varlık gibi herşeyi kapsayan bir şey olarak görülemejı^ Oluşmayan ya da herhangi bir zamanda değişmeyen bir şey olabilir,^ Herşey değişiyorsa, neden evrensel bir oluş öğretisi olmasın? varhksal ifadeler oluşsal ifadelere çevrilemez mi? Bunun gibi.onioi^ jide, dile ait özelliklerin varlığa ait özelliklermiş gibi ifade edilmesi^ bi bir tehlike yok mudur? Ontolojiye karşı en keskin itirazlar, oıun 2000 yıldan beri hiç bir ilerleme kaydetmediği ve tersine bir kaç bel», gin aynm dışında tümüyle verimsiz kaldığı ile ilgilidir. Burada-olmı (Dasein) ile hep-öyle-olmayı (Sosein) ayırmak gereklidir; amarealve ideal varlık, varlık modlan, real gerçeklik, real olanak ve real zomnlıı-luk gibi varoluşsal ifadelere başvurulursa, dil ve kavram eleştmsıne başvumimaksızın, salt bir dogmatizm içinde kalınmış olur.tesettür İşte, ikinci olanaksızlık prensibi burada ortaya çıkıyor; Felsefenin ve bilim sistemlerinin fundamental bilimi olarak bir ontoloji kurmak olanaksızdır. Doğaldır ki bu, ontolojik araştırmalann Aristotelesçi ve Skolastik gelenek içinde hiçbir ilerleme sağlayamayacağı anlamına da gelmez. Ama bundan şunu anlamak gerekir ki, bu geleneksel ontoloji, çağımızın yeni bir metafiziğe duyduğu gereksinime yanıt veremez. Zaten bu nokta, ontoloji okulunun el kitaplarında bile. Örneğin C. Fricks'in Ontologia sine Metaphysica Generalis {I92\)’inde de onaylanmaktadır
Son olarak, n,e.afizi|in teoloji olarak yeniden konumlanması düşüncesi, bugün amk hiç kimse larafından ciddiye alınmıyor Çünkü le-olojı, artık çok uzun zamandan beri bir özel disiplin ol bu duruma bakarak yine soralım: Metafizik nedı>7
bu soruya şöyle yanıt vermişti: "Gerçekliğin genel görünümüne yönelen real bilim," Bu yanıt bize göre geçersizdir. Bilimler zorunlu olarak özel bilimlerdir; tüm gerçekliğin bilimi, sonlu bir kavrayış yetisine sahip olan bizim anlığımıza verilmemiştir. Metafiziği bir bilim olarak konumlama çabası, Aristoteles'ten Husserl'e kadar, başvumlan tüm denemelerin sonuçsuz kaldığını göstermiştir. Ama bu arada metafiziği bilimselleştirme çabası, kavram ve yöntemlerin daha sağın biçimde ele alınması etkinliğine katkılarda bulunmuştur.
Üçüncü olanaksızlık prensibi, yani, metafiziğin a phorildediiktif bilim olarak olanaksız olduğu prensibi, bugün artık çok genel bir uzla-şımla kabul edilmektedir. Aristoteles'ten Hegel'e kadar metafızikçiler, gerçeklik hakkında a priori bir bilgi elde edilebileceğine inanmışlardır ki, bu olanaksızdır. A priori olan analitik önermelerden gerçeklikle ilgili yeni bir bilgi türetilemez ve sentetik önermeleri a priori olarak kullanamayız. Öyle ki, önceden bir duyu verisi olmaksızın gerçeklik hakkında hiçbir bilgi üretemeyiz. Ama Spinoza'nın mantıksal dedüksiyonu ve Hegel'in diyalektik spekülasyonu yerine Husserl'in apriorici spekülasyonu konmakla transendental fenomenoloji alanına geçilmiş oluyorsa da, bizzat Husserl'in nesnel birliği bilinçten kalkarak kurguladığını söyleyen a priori/kurgucu biliminin, kendisinin bir metafizik olmadığını kanıtlaması gerekir. A priori metafizikler çağı, yani dedüktif/kurgu-cu metafizikler dönemi geride kalmıştır. "Felsefe tarihine yönelen bir eleştiri, apodiktik anlamda bir metafiziğin a priori olarak öldüğünü ve tekrar canlanamayacağını tartışmasız göstermektedir." Eduard von Hartmann'ın Metafizik Tarihi'nde vardığı bu sonuç bugün için de ge-çerlidir ve kuşkusuz Husserl'in denemesini de içermektedir. N. Hart-mann, Lotze, Spencer ve ötekilerin denediği gibi, metafiziğe bir indük-tif bilim olarak a posteriori yoldan ulaşabilir miyiz? Empirik dayanaktan vazgeçilemez, ama indüktif bilimin kavramlan ve indüksiyonun bizzat kendisi öylesine sorunlar içermektedir ki, önce bunların yeterin-lası gereği vardır. Her zaman söylendiği gibi, indüktif bi-
Hinlerin yardımıyla elde edilen şey, olasılı önernıelenie değildir. Bu nedenle, herhangi bir metafizikte ulaşıiabUe'''^'^' nuç, hipotetik (ama apodiktik değil) bir zorunuluktur. Yanıb^|' tetik kabullere dayanarak, bu kabullerden zorunlu olarak lara varmak. Bu kabuller geçicidir ve düzeltilebilir; çünkü la ilgilidirler
METAFİZİKSEL İNANÇ
İnanca bağlı metafiziksel kabuller, tüm gerçeklikle ilgili bi bir özellik taşırlar. Bu türlü kabullerin başlıcalan şunlardır. di (materyal) ya da tinsel olsur herşeyin temelinde yatan birgeıçtij, vardır. 2. Bu teme> töz, ya monistik (Spinoza) ya dualistik (Descant^ ya da pluralistik (Leibniz)’dir. 3. Artık parçalanamaz olan temeleit. manlar -atom- vardır ki, bunların birbirine bağlanmasıyla nitelikb\t cisimlerin görülenemez çokluğu oluşur. 4. Temelde herşey birdir,çok luk kaba bir görüntüdür ve bu nedenle bir olana döner. 5. Tümvanr lanlann bağlı olduğu tek bir gelişim vardır. 6. Tin mutlaktır ve heıy yin yaratıcısıdır. 7. Evren ya belli bir anda yaratılmıştır ya dasonsuıj dur. 8. Tanrıdan maddeye doğru inen hiyerarşik bir düzen vardır. 9.î üst-evren, idelerin görülenemez gerçek evreni vardır; görülenen evrı bu idelerin kaba gölgeleridir; son olan şey bu nedenle sadece ilk o şeye dayanılarak anlaşılabilir. Bu kabullerin mutlak zorunluluk ve suz doğruluk Önermeleri olarak ortaya atılmış olmalan, onların ir sal özellikte önermeler olmalannı asla değiştirmez. Buna rağme
VI nedir? diye soruyoruz. Soruyu böyle koymak, haklılığını, metafızik-çinin yaşayan bir gerçeklik, metafiziğin ise bir soyutlama olmasında bulur. Birçok metafizikçi vardır, ama bir metafizik yoktur. Metafızik-çiler, insan toplumu içinde merkezcil bir işleve sahiptirler. Onlar, birleştiren, derleyen, birleştiren, belli bir çağın tüm bilgi ve deneyim dağarcığını topluca yorumlayan kişilerdir. Onlar, varlığın, anlamların, bilginin, değerlerin ya da yöntemlerin birliğine yönelebilirler.tesettür Onlar, öbür insanlarla aynı dünyada yaşarlar, ama onlar başka türden dürtülerle yanıtlar verirler. Onlar, kesinlikle söyleyelim ki, daha fazlasını görürler, yani ötekileri çekip çeviren birleştirici eğilimleri gözlerler. Onlar bütüne yeni bir gözle bakarlar ve bu bütünü alışılmadık bakış noktalarından görürler. Öbür yandan onlar, kavrayışları dışında kalan tek tek şeyler üzerinde fazla durmayıp bunlan gözardı ederler. Onlann işi görüsel ve kavramsal tasanmlar, koordinat sistemleri ve kavramsal şemalar yapmaktır. Bunlarla insan yaşamının ve varoluşunun yeni anlam bağlantılannı ortaya koyma olanağı doğar. Dinin insanlann üzerindeki gücünü giderek yitirdiği ve insan yaşamının anlamsızlaşır göründüğü bizim zamanımız gibi zamanlarda, metafizikçi olumlu bir işlev üstlenebilir. Onun görevi, varlık, anlam ve değer koyma edimlerini birleştirmektir. O, varlığa ve önemli olana geçebilmek için, görüntüyü ve önemsiz olanı bir yana koyup, varlığı parçalara böler. O değerleri yeniden tartar, saptar ve belki yeni değerler koyar. O, bizim dışımızdaki varlığı ve değerleri, içsel varlığımız ve içsel değerlerimizi işe katmadan değerlendirip değerlendire-meyeceğimizi sorar. O, bununla, aynı zamanda elimize amaçlar tutuşturur. Ama bu amaçlar dünyayı dışsal bir devrimle değiştirmek için değil, düşünce tarzımızı değiştirmek için gerekli olan bir devrimi, yani insan dünyasında bir değişikliği olanaklı kılmayı sağlarlar.tesettür
